Bu yazı filmin olay örgüsünü ele alır.
Neden Susuz Yaz?
Yerel bir çatışmanın sinemada nasıl böylesine güçlü bir karşılık bulabildiği.
1964’te Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanan Susuz Yaz, Metin Erksan’ın sinemasını uluslararası alanda görünür kıldı. Filmi bugün izlerken ödülün ötesinde, su hakkı ile mülkiyet arasındaki çatışmaya bakmak gerekiyor. Eşit paylaşım, kıskançlık ve kırsalda ataerkillik birbirinden kopuk meseleler olarak durmuyor.
Osman ve Bahar
Metin Erksan’ın yönettiği filmde oyunculuklar, özellikle gerçekçiliğe ve abartıdan uzak durmaya çalışan yaklaşımlarıyla dikkat çeker. Erol Taş, Osman karakterinde alışık olduğumuz "kötü adam" profilinin ötesine geçer. Erksan’ın elinde karakter, daha derinlikli, bastırılmış arzularla ve sınıfsal hırslarla örülü bir portreye dönüşür.
Hülya Koçyiğit’in Bahar’ında bakışlar ve bedenin kadrajdaki yeri önem kazanır. Erol Taş’ın Osman’ıyla arasındaki karşıtlık, yalnızca iyi ile kötünün karşılaşması olarak okunamaz. Arzu ile elinde tuttuğunu kaybetmeme isteği, Osman’ın davranışlarında birbirine karışır.
Suyun kadrajdaki yeri
Su, filmin görsel dünyasında çatışmanın somut nesnesidir. Toprak ve suyun kimin denetiminde olduğu, karakterlerin birbirine nasıl davranabildiğini belirler. Bahar’ın ev içindeki sıkışmışlığı da bu sahip olma düşüncesinden ayrı değildir.
Gerilimin kurulması
Susuz Yaz’da gerilim, suyun paylaşımı çevresinde biriken karşılaşmalardan doğar. Bir kararın öteki insanlara ne yaptığını gördükçe çatışma büyür. Filmin politik tarafını yalnızca söylediklerinde değil, bu ilişkileri nasıl yan yana getirdiğinde arıyorum.
Bugünden bakınca
Susuz Yaz, suyu gasp edenin gölgesinde ezilenleri anlatır. Bu ilişki bana sinema sektöründe görünürlüğün nasıl paylaşıldığını da düşündürüyor. Dağıtım ve gösterim olanakları dar bir çevrenin elinde toplandığında, bağımsız filmlerin seyirciyle buluşması güçleşiyor. Bu, filmin doğrudan söylediği bir şeyden çok, bende açtığı güncel bir soru.