Bu yazı filmin olay örgüsünü ele alır.

Lütfi Akad’ın Hudutların Kanunu, sınır köylülerinin yoksulluğunu, toprak ilişkilerini ve kaçakçılıkla geçim arasındaki bağı ele alır. Janus Films’in künyesinde 1966 tarihli olarak yer alan film, sınırı yalnızca harita üzerindeki bir çizgi olarak düşünmemizi engeller.

Hikâye: Kaçakçılıktan Çıkış Arayışı

Film, topraksız köylülerin tek geçim kaynağına dönüşen sınır kaçakçılığını anlatır. Devletin gözünde bu insanlar birer suçludur. Oysa köylülerin tek derdi hayatta kalmaktır. Köydeki komutan, bu gidişata vicdanı razı olmadığı için bir çözüm arar: ağadan toprak kiralayarak köylüleri kaçakçılıktan çiftçiliğe yönlendirmek. Ama toprak sahibi ağa, sömürü düzenini bozacak hiçbir girişime izin vermez. Kaçakçılar çiftçi değil, onun gözünde yalnızca kullanılıp atılacak işçilerdir. Ekilen mahsullerin yok edilmesi, bu döngünün devam etmesi içindir. Böylece film, “böyle gelmiş, böyle mi gidecek?” sorusunu kırsalın aynasında sorar.

Oyunculuklar: Gerçekliğin İçinde

Yılmaz Güney’in Hıdır’ında sertlikle kırılganlık bir aradadır. Karakterin karşısındaki koşulları bedensel bir sıkışma olarak hissederiz. Pervin Par’ın öğretmeni ve köyün diğer insanları, hikâyenin tek bir kahramanın mücadelesine kapanmasını önler.

Kamera ve Atmosfer: Sınırın Gerginliği

Akad’ın kamerasında geniş topraklar, hareket serbestliği anlamına gelmez. Geçilebilecek yerler ve geçmenin bedeli belirlenmiştir. Kaçakçıların yürüyüşleriyle mayın tehdidini birlikte düşününce, mekânın karakterlerin kararlarını nasıl daralttığı görünür.

Hudutların Kanunu’nda beni bugün de ilgilendiren, suç diye adlandırılan eylemin hangi geçim koşullarında ortaya çıktığı. Eğitim ve toprağa erişim meselesi, sınır güvenliğinden ayrı tartışılamıyor. Film şu soruyu sorduruyor: Sınırları çizen kim, bu sınırların bedelini ödeyen kim?

SIRADAKİ YAZI · Yolİnsanın aklı kendine düşman olur mu?