Bu yazı filmin olay örgüsünü ele alır.

Yol üzerine düşünürken aklımda kalan soru şu:

“İnsanın aklı kendine düşman olur mu?”

Bu soruda iki insanın konuşmasının ötesinde, kendi vicdanıyla çatışan bir toplumun ruh hâlini duyuyorum. Şerif Gören’in yönettiği, Yılmaz Güney’in senaryosunu cezaevinde yazdığı film, 1982 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazandı.

Film, izinli olarak cezaevinden çıkan beş mahkûmun hikâyesiyle açılır. Her biri kendi köyüne, geçmişine ve suçuna döner. Ama asıl yolculuk dışarıya değil, içeriye doğrudur. Bu karakterlerin her biri, bastırılmış bir ülkenin küçük bir kopyası gibidir. Birinin karısı töreyle öldürülür, diğeri kaçakçılıkla yaşar, öteki yasak sınırların ortasında kalır. Hepsinin ortak noktası aynıdır: özgürlük, yalnızca kâğıt üzerinde bir kelimedir.

Güney’in kaleminden çıkan diyaloglar 12 Eylül’ün soğuk havasını taşır. Gören’in kamerası ise karda yürüyen atların, ıssız köylerin ve donmuş yüzlerin üzerinde gezinir, bir ülkenin susturulmuş sesini kaydeder.

Rüzgârın uğultusu, çıplak dağlar, karla örtülmüş köyler… Doğanın sertliği, karakterlerin karşılaştığı toplumsal baskıyla yan yana gelir. Soğuk, yalnızca atmosfer yaratmaz; yolculuğun bedene yüklediği gerçek bir koşuldur.

Filmin yapım süreciyle ödül tarihini ayırmak gerekir. Güney çekimler sırasında cezaevindeydi; Ekim 1981’de kaçtıktan sonra Fransa’da kurgu üzerinde çalıştı. Film 1982’de ödül aldığında artık cezaevinde değildi.

Yol’un güçlüklerle tamamlanan yapımı ile anlattığı özgürlük meselesi arasında bir ilişki var. Yine de filmin üretim hikâyesi, karakterlerin yaşadıklarını tek bir simgeye indirmemeli.

Bugün hâlâ aynı yolda yürüyen karakterler, farklı yüzlerde ve farklı hikâyelerde karşımıza çıkıyor. Cezaevinin kapısından çıkmakla insanın hayatına yön verebilmesi arasındaki mesafe, filmin bende bıraktığı asıl tartışma.

SIRADAKİ YAZI · KuyuSevginin değil, sahip olmanın hikâyesi